Osmanlı Devleti |

‘Osmanlı Devleti’ Kategorisi

Domaniç’ te Doğan Güneş

Pazartesi, Mayıs 5th, 2008

 

osmanli devleti kuruluş, domaniç karaköy, hasan efe

 

Domaniç’ te Doğan Güneş

Kuruluşunun 707. Yıl Dönümünde

Osmanlı Devletinin Kuruluşu

Bir Cihan devleti olarak tarih sahnesinde yer almış olan Osmanlı Devleti’nin Batı Anadolu’nun kuzey kesiminde, Domaniç ve Söğüt’te küçük bir beylik halinde ortaya çıkışını, 13.yüzyılda Orta Anadolu’daki gelişmeler ve Batı Anadolu’da Bizans toprakları üzerinde gazi Türkmen beyliklerinin kuruluşu süreci içinde incelemek gerekir.

İlk Osmanlıların tarih sahnesine çıkışları 13.yüzyıl Anadolu’sundaki çok önemli sosyal değişime dayanır.Bu değişimin temeline 1071’den itibaren Anadolu yarımadasına kat’i olarak yerleşen ve siyasi birlikler kuran Selçuklular’ı yerleştirmek gerekir.Selçuklu idaresindeki Anadolu, Osmanlılar için her şeyin başlangıcını oluşturacak olan 13.asır sonlarına doğru hemen hemen Türkleşme vetiresini tamamlamış bir görünüş arzeder.Bu görünüş ve “Türkleşme”, bir kısım yerli unsurların İslamlaşmasının yanı sıra geniş ölçüde Türkmen/Oğuz boylarının Anadolu’ya yönelik göçlerinin bir sonucudur.

13. Yüzyıl Anadolusunda Genel Görünüm

Oğuz Türkmenlerinin Anadolu’ ya Göçü

Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan’ın 1071’de Malazgirt zaferiyle Bizans Anadolu’sunu fethetmesi, Oğuzların batıya büyük göçlerinin ilk aşamasını oluşturur.Asıl ikinci büyük göç, 1220’lerden sonra doğudan gelen yıkıcı, acımasız Moğol istilası sonucu Türkmenlerin Orta Asya’dan ve yoğun yerleşme merkezleri olan Azerbaycan’dan Anadolu’ya göçleridir.Göç, her sınıftan dehşet içindeki ahali için bir çeşit kavimler göçü niteliğini aldı.Selçuklu ve İran (Moğol) hanları altında İran bürokrasisi, vergi kaynağı tarım alanlarından uzaklaştırmak için Oğuz/Türkmen boylarını batı sınırlarına, sürmeye çalışıyorlardı.Bu göçmenler arasında şehirli halk, ulema, tüccar ve sanatkarlar da vardı.13.yüzyılda Anadolu, her bakımdan bir Türk yurdu görünüşü almıştır.

Türkmen boylarının Anadolu’ya yoğun göçü, 1230 tarihinde Moğolların Azerbaycan’da geniş otlakları gelip almalarıyla başlar.Türkmenler bu zengin güzel otlakları boşaltmak zorunda kalmışlardır.Moğollar’ın İran ve Azerbaycan’a hakim olmalarıyla yeni ve belki de diğerlerinden daha büyük bir göç dalgası meydana gelmiştir.Bu durum sadece Anadolu’yu değil ileride onunla bağlantılı olacak olan Karadeniz’in kuzey steplerinden Balkanların kuzey kesimlerine kadar ulaşan bölgeleri de ilgilendiren gelişmelerin başlangıcını teşkil etmiştir.

Anadolu Selçuklu Devleti 1235’te Moğolların üstün hakimiyetini tanımak zorunda kalmış, asıl Moğol hakimiyeti 1243’te Moğol generali Baycu’nun kalabalık bir ordu ve Moğol-Türk aşiretleriyle Anadolu’yu istilası ile gerçekleşmiştir.13.yüzyılın ikinci yarısında Orta Anadolu’da Moğol baskısı gittikçe güçlenmiş ve Türkmenlerin bu baskı altında Batı Anadolu’yu iskânına yol açmıştır.Moğol baskısı sonucu Selçuklu Devleti dağılırken, iç bölgedeki yaylaklarını kaybeden Türkmen boyları, Anadolu’nun batı uç kesimlerine yığılmaya başlamışlardır.Kuzeydoğu Anadolu’nun dağlık kesimleriyle, Kastamonu bölgesinden Antalya’ya kadar uzanan hat Türkmen boylarıyla dolup taşmıştır.Önceleri Orta ve Doğu Anadolu’da görülen “uç sistemi” 13.yüzyılda Moğollar’ın ortaya çıkarak Anadolu’yu tehdit altında bırakmalarıyla yeni bir hamle ve ivme kazandı.Beklenmedik bu gelişme sadece Yakındoğu tarihini değil, Avrupa tarihini de derinden etkileyecek olan hatta çağımıza kadar uzanan yeni oluşumlara zemin hazırladı.

Türkiye Selçuklu Devleti şeklen mevcut olmakla beraber, asıl idare Anadolu’yu istila eden Moğollar’ın elinde idi.Moğollar’ın Anadolu’daki baskısı daha çok Orta ve Doğu Anadolu’da hissediliyordu.Bu bakımdan buralarda yaşayan Türkmenler’in büyük bir kısmı gözlerini Batı’ya çevirmiş ve Batı Uc (Serhad) bölgelerinde büyük bir Türk nüfusu yığılmıştı.Bu sınır bölgeleri, daha 13.yüzyılın başından itibaren Moğol saldırılarından Anadolu’ya gelen Türkmenler için bir sığınak yeri olmuştu.Orta ve Doğu Anadolu’ya nisbetle, Moğolların baskısından daha uzak kalan bölgeler, devleti karışıklıktan kurtaracak olan yeni bir siyasi hareketin doğmasına en müsait yerlerdi. Böyle bir hareketi sağlayacak olanlar ise şüphesiz Uc’lardaki Türkmen Beyleri idiler.Nitekim, Anadolu’da idarenin hakikatte Moğollar’ın eline geçmesiyle, Uc bölgelerinde fetihler yapan Türkmen beyleri, Türkiye Selçuklu Devleti olan bağlarını yavaş yavaş koparmaya ve nüfuzları altındaki yerleri muntazam bir devlet haline getirmeye başladılar.Bunun neticesinde 13.yüzyıl sonlarına doğru Anadolu’nun muhtelif yerlerinde Türkmen Beylikleri kurulmaya başlandı.

Osmanlılar’ ın Mensup Olduğu Boyun Batıya ; Anadolu’ ya Göçü

Osmanlı Devleti’ni kurmuş olan aile, tarihi kayıtlara, etnik incelemelere, geleneklere ve mevcut damgalarına göre, Oğuzlar’ın Bozok kolunun Kayı boyuna mensuptur.Oğuz boyu içinde önemli bir mevkiye sahip olan Kayı boyunun damgası, iki ok ile bir yaydan ibaretti.Kayı’nın manası ise: “Muhkem, kuvvet ve kudret sahibi” demektir.

Büyük Selçuklular, 1071 Malazgirt Meydan Zaferi’nden sonra Anadolu’yu fethe başladıkları sırada kendilerine bağlı Türkmen boylarını, bu ülkenin muhtelif bölgelerine iskan etmişlerdir.Yerleştirilen Türkmenler içinde Osmanlı Devleti’ni kuran Kayıhanlılar da mevcuttu.Kayıhanlılar’ın tarihi, Anadolu’ya göç etmelerinden itibaren başlamaktadır. Kayhanlıların 9.asırdan itibaren Ceyhun nehrini geçerek İran’a geldikleri hakkında tarihçiler ittifak etmektedirler.Ceyhun’u geçen Kayıhanlılar Horasan’da Merv ve Mahan tarafına yerleşmişler ve sonra Moğollar’ın saldırıları üzerine yerlerini bırakarak Azerbaycan’a ve Doğu Anadolu’da Ahlat taraflarına gelmişlerdir.Bu kayıtlara göre Kayı Boyu, Selçuklularla beraber Horasan’a ve Moğollar’ın tecavüzleri üzerine, Celaleddin Harezmşah ile Azerbaycan’a ve Doğu Anadolu’ya göç etmişlerdir.

Süleymanşah (Gündüzalp), Oğuz Türklerinden Kayı boyunun ve Horasan yahut İran’daki Mahan şehrinin beyi iken Cengiz devrindeki Moğol istilası üzerine kabilesiyle beraber, batıya doğru göç edip Ahlat, Erzincan ve Amasya taraflarına gittikten sonra yokluk, sıkıntı yüzünden tekrar vatanına dönmek üzere Elbistan ve Halep üzerinden Caber Kalesi’nin önüne gelmiş ve burada Fırat ırmağını geçerken boğulup bugün “Türk Mezarı” diye meşhur olan yere gömülmüştür.Süleymanşah’ın (Gündüzalp) dört oğlundan Sungurtekin ile Gündoğdu bu hadise üzerine vatanlarına dönmüşlerse de, Dündar ve Ertuğrul ismindeki diğer iki oğlu ve eşi Hayme Ana Pasin ovasıyla Sürmeliçukur taraflarına gitmişlerdir.Fakat bu bölgeden memnun olmayan Ertuğrul Bey, oğullarından Saru Batu Savcı Bey’i Konya’ya gönderip, Anadolu Selçuklu Sultanı 1.Alaeddin Keykubad’a boyunu iskan edebilmek için bir yer istemiş ve bunun üzerine Ankara civarındaki Karacadağ verilmiştir.Ertuğrul Bey burada iken gerek Moğollar’a ve gerekse Bizans Rumlarına karşı Selçuklular’a mühim hizmetlerde bulunmuş olduğu için nihayet kendisine mükafat olarak Uc’da yani Bizans sınırında “Söğüt Kışlağı” ile “Domaniç Yaylağı” ikta olarak verilmiş ve bunun üzerine bu bölge müstakbel Osmanlı Devleti’nin beşiği olmuştur.

Osmanlı Devleti’ nin Kuruluşu Sırasında Anadolu Beyliklerinin Durumu

Anadolu Selçuklular’ı dağılmaya yüz tuttuğu sırada daha evvel bu devletin himayesi altında Anadolu’da yaşayan bir takım Türk Beylikleri’nin tarih sahnesine (Tavâif-i Mülûk/Beylikler Dönemi) çıktığını biliyoruz.Orta Anadolu’da sıkışıp kalan ve İlhanlı hakimiyetini kabul eden Selçuklular’a karşı onlara sözde bağlı Türkmen beylikleri, merkezi otoritesi zayıflayan Bizans’ın içinde bulunduğu siyasi bunalımdan istifadeyle Batı Anadolu’da yoğun bir faaliyete giriştiler. Zamanla söz konusu bölgede müstakil ve yarı müstakil hale gelecek olan ve birer devlet şeklinde teşkilatlanan beylikler arasında özellikle eski Selçuklu payitahtını ele geçiren Karamanoğulları üstün bir mevki kazandılar.Bunlar Selçuklu varisi olma iddialarını ve siyasetlerini diğer Türkmen beylerine karşı ön plana çıkardılar.Daha batıdaki beylikler içinde Kütahya merkezli kurulmuş Germiyanoğulları ile Kastamonu-Sinop havalisindeki Candaroğulları, ilk dönemlerde güçlü beylikler olarak sivrilmişlerdi.Karaman ve Germiyan beylikleri, önceleri kudretli birer siyasi teşekkül olarak görünmekte iseler de, birincisi coğrafi mevki, Germiyan Beyliği ise daha önce kendisine tabi Aydınoğulları ve Saruhanoğulları’nın kuvvetlenerek bu beylik ile münasebetlerini kesmeleri üzerine bir iç devlet hakimi olmuşlardı.Böylece kuvvetli komşularının tazyiki karşısında gelişmek imkanını kaybetmişlerdi.

Karesi, Aydın, Saruhan, Menteşe beylikleri önceleri, formel “gaza” ideolojisinin mahiyet değiştirip idealize edildiği bir itici gücün yönlendirdiği beylikler durumundaydı. Özellikle Germiyan ve Candaroğulları Bizans’ın payitahtına yakın sınırlarda yer almış olmakla sınır hattında kendilerine bağlı her biri boy beyi olan savaşçı liderleri devreye sokmuşlardı.Bunlar muhtemelen yarı bağımsız çoğu defa da kendi namlarına hareket ediyorlar, zaman zaman kendileri gibi olan diğer beylerle birleşebiliyorlar, sınır bölgelerindeki Bizans feodal beylerine karşı müşterek saldırılar düzenleyebiliyorlardı.Bu oluşumların Bolu hattından Eskişehir hattına kadar olan yerlerde ve Sakarya havzasında yoğunlaştığı, hatta Umurlu, Osmanlı, Karesi beyliklerinin bu gibi bölüklerden ortaya çıktığı üzerinde durulur.Öte yandan Batı Anadolu’nun dış cephesinde Eretna, Kadı Burhaneddin, Eşrefoğulları, Ladik beyleri, güneyde Hamidoğulları, kuzeyde Trazon Rum Devleti hudutları çevresinde Çepni beyleri (Taceddinoğulları, Hacı Emir oğulları) yer almaktaydı.Fakat özellikle Bizans hududuna yakın Batı Uç kesimindeki beylikler içinde Germiyan ve Candaroğulları arasında sıkışmış bölgede bulunan küçük bir beylik yavaş yavaş siyasi şartların ve jeopolitik durumun kendisine sağladığı avantajlarla yükselmeye ve dikkat çekmeye başladı.

Osmanlı Devleti’ nin Kuruluşu Sırasında Bizans ve Balkanların Durumu

Ortaçağ’ın en güçlü devletlerinden birisi olan Bizans artık gerileme dönemine girmişti.Malazgirt savaşından sonra Bizanslılar Anadolu’yu yavaş yavaş kaybetmeye başlamışlardı.Gerçi Bizanslılar bu savaştan sonra Türkleri Anadolu’dan atmak için birkaç kez daha Türklerle karşılaşmışlarsa da, başarılı olamamışlardır.Sultan II.Kılıç Arslan’ın 1176 yılında Bizanslılara karşı kazanmış olduğu Miryakefalon savaşı ile Anadolu’nun Türk vatanı olduğu bir kez daha bütün dünyaya duyurulmuştu.

Türklerin Anadolu’daki bu başarıları sonucunda Avrupa’dan gelen Haçlı orduları da Bizans Devleti için pek faydalı olmamıştı.Zira bu seferler, İstanbul’un tahrip edilmesine ve 4.Haçlı seferi sırasında da Latinlerin eline geçmesine sebep olmuştu.Latinler 1204’te Bizans’ın başkenti İstanbul’a girmişler, böylece Constantinus zamanından beri ele geçirilmesi mümkün olmayan bir şehir olarak bilinen İstanbul, Haçlılar’a teslim olmuştu.Bu arada III.Aleksios’un meşhur komutanlarından olan Theodoros Laskaris, Anadolu’ya kaçarak İznik’te bir devlet kurdu.İznik Devleti, İstanbul’u Latinlerden almak için 57 yıl mücadele etti.Nihayet Palaeologoslar sülalesi 1261’de Latin İmparatorluğu’na son vererek tekrar İstanbul’a hakim oldu.Bu sırada İmparatorluk her akımdan zayıflamış, arazisi küçülmüş ve ordusu dağılmıştı.

13.yüzyılın ikinci yarısında Anadolu, Moğol istilasına uğramış ve Selçuklu Devleti İlhanlı nüfuzu altına irmişti.Buna rağmen Bizanslılar, zayıf durumda oldukları için Anadolu’nun bu karışık döneminden faydalanamadılar.İmparator II.Andronikos (1282-1328) zamanında ise, Anadolu’da yepyeni bir kuvvet ortaya çıkıyordu.Selçuklu Devleti topraklarının Bizans sınırlarında kurulan Osmanlı Beyliği’nin akınları karşısında Bizans’ın durumu oldukça zayıf kalıyordu.Bizans’ın İznik Devleti zamanında kurulan savunma sistemi yıkılmış ve ülke dıştan gelen hücumlara karşı koyamaz duruma düşmüştü.Bizans’ın askeri yapısı Anadolu’daki Türk yayılmasını durduracak güçte değildi.Bunun yanında devletin dini ve ekonomik durumu da karışıktı.Bitinya, Frigya ve Paflagonya gibi bölgelerde Bizans sınırlarını koruyan halk, daha önce vergilerden muaf tutulduğu halde, Andrinokos ağır bir vergi koymuş, bunun neticesinde de sınırlarda yaşayan halkın nefretini kazanmıştı.

Balkanlarda da kuvvetli bir devlet yoktu.Bizans’ın 1204’de Haçlılar tarafından işgali sırasında İstanbul’dan kaçan bir kısım Bizanslılar Yunanistan’da Epiros Devleti (1204-1340) ve Teselya’da Teselya Devleti’ni (1271-1318) kurmuşlardı.Bulgaristan’da ise II.Bulgar Devleti (1186-1393) vardı.Sırbistan’da 15.yüzyıl ortalarına kadar hüküm süren Sırp Krallığı bulunuyordu.Bu devletler hem kendi aralarında mücadele ediyorlar, hem de Bizans İmparatorluğu’na karşı savaşıyorlardı.Balkanlar’da bulunan bu devletlerin en kuvvetlisi olan Sırplar, bütün Balkanlar’ı hakimiyetleri altına almak istiyorlardı.Fakat bu sırada Balkanlar’da siyasi bir birlik olmadığı gibi, dini ve sosyal beraberlikler yoktu. Halk derebeylerin zulmünden ve vergilerin fazlalığından usanmıştı.

Osmanlı Devleti’ nin Kuruluş ve Geliştirilmesindeki İtici Güçler

a) Osmanlıların İla-yı Kelimetullah davasına sahip olmaları yani Allah kelamının,

İslamiyetin ulviyetini ve hakikatlerinin kıymetini bildirme ve yayma davasına sahip olmaları.Hakaik-i Kur’aniye ve imaniyenin neşir ve tamimine cehd ile çalışmaları (cihad ruhu), Nizam-ı âlem- Kızıl Elma davasının, Cihan Hakimiyeti Mefkuresi’nin en kudretli temsilcileri olmaları.

b) Osmanlı Beyliği’nin coğrafi durumu.Bu coğrafi durum sayesinde Osmanlılar topraklarını, ilk zamanlar adeta komşularından kimseye hissettirmeden büyütebilmişlerdir.Komşularından sadece Bizans’ı muhasır olarak tutmuşlardır.Diğer Türk beylikleri bu yeni siyasi teşekküle karşı düşmanca bir harekette bulunmamışlardır.

c) Türk fethinin dayandığı prensipler.Osmanlı Beyliği’nin kurulma aşamasında beyliğin bünyesinde yer alan dört bağımsız teşkilat vardı.Bunlardan birincisi, Alpler veya Alperenler olup, bu teşkilata uçlarda rastlanmaktaydı.Nitekim Osman Bey ve Orhan Bey’in mahiyetlerinde Konur Alp, Aygut Alp, Hasan Alp, Turgut Alp gibi Alp lakabını taşıyan bir çok kumandan vardı.İkinci büyük zümre ise Ahiler idi. Antalya, Burdur, Ladik, Milas, Birgi, Tire, Manisa, Balıkesir, Bursa, Gerede, Geyve, Bolu, Kastamonu gibi merkezlerde Ahiyetü’l-Fityan (Kardeş yiğitler) zaviyeleri bulunmaktaydı.Ahilik sadece esnaf teşkilatı değildir. Gerek Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda, gerekse yeniçeri teşkilatının meydana getirilmesinde büyük rolleri olmuştur.Üçüncü sosyal teşekkül Baciyan-ı Rum yani kadınlar teşkilatıdır.Anadolu Bacıları Teşkilatı, Türkmen kadınları üzerinde sosyal, kültürel ve dini konularda yönlendirici rol üstlenmişlerdir.Dördüncü zümre ise Abdalan-ı Rum adını taşıyan dervişlerdir.Osmanlı’nın kuruluş yıllarında abdal veya baba lakabını taşıyan bu tahta kılıçlı, cezbeli dervişlerden bahsedilmekte olup, ilk Osmanlı beylerinin yanında yer alan bu dervişler arasında Abdal Musa, Mahmud Abdal ve Kumral Abdal’ı sayabiliriz.

d) Ertuğrul Gazi ve Osman Gazi’nin büyük kuruculuk meziyetlerine haiz olmaları. Osmanlı hanedanın özelliği.

e) Beyliğin yönetim ve teşkilat yapısı

f) Fetih ve iskân siyaseti

Domaniç ve Söğüt’ te Tarihinin En büyük Devletinin Temelleri Atılıyor

Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Yıllarındaki Askeri ve Siyasi Olaylar:

13.yüzyılın ilk yarısında Ertuğrul Gazi idaresindeki Kayıhan Aşiret Beyliği, Batı Uc bölgesindeki Domaniç ve Söğüt’ü yurt tutmuştu.Ertuğrul Bey, Bizans hudut bölgesini teşkil eden bu bölgeye geldikten sonra, Türkiye Selçuklu Devleti’ne olan bağlılığı devam etti.Ancak bu sıralarda Uc bölgelerindeki Türkmen beyleri, Bizans’a karşı gaza hareketlerinde bulunduklarından, kendisi de zaman zaman bu hareketlere katılmakta idi.Ertuğrul Bey’in Batı Uc bölgesinde gaza hareketlerinde bulunmaya başlaması (İnegöl akını/Yenişehir Muharebesi, Karacahisar’ın zaptı), ileride kurulacak olan devletin siyasi hayatında Uc ananesinin yerleşmesine ve Bizans üzerine daimi gaza hareketlerinde bulunulmasına sebep oldu.

Ertuğrul Gazi’nin 1281’de vefatından sonra yerine oğullarının en küçüğü Osman Bey geçti.Osman Bey, beyliğin ilk devirlerinde Kastamonu Uc eylerinden Çobanoğulları’na bağlı bir boy beyi idi.Çobanoğulları, Bizans’a karşı yapılan gaza hareketlerini gevşek tuttuğu halde, Osman Bey bu Uc’un en ileri hattında faaliyet göstermekte ve gazaya şiddetle devam etmekte idi.Bu durum Osman Bey’in dışarıdan gelen gaziler ve alplerle daha da kuvvetlenmesine sebep oldu.Bu gazi ve alplerin başarısı ve geleceği Osman Bey’e bağlı idi.Bu bakımdan Osman Bey, bunların tabii bir lideri durumuna geldi.Bunun yanı sıra Osman Bey’in Uc’lardaki Türkmenler arasında büyük bir nüfuza sahip olan Ahi Reisi Şeyh Edebalı’ya yakınlık sağlaması, başta Ahiler arasında olmak üzere Uc’lardaki liderliğini meşru bir hale getirdi.Onun bu gazi liderliğini ele alarak Uc ananesini ve daimi gazayı şiar edinmesi, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun dinamik bir unsuru olmuştur.

Osman Bey’in Siyasi Bir Şahsiyet Kazanmaya Başlaması:

Domaniç ve Söğüt’te kurulan Osmanlı Beyliği’nin komşularından İnegöl Rum tekfuru Osman Bey’in ileride kendileri için büyük bir tehlike oluşturacağını diğer komşu tekfurlarına bildiriyor ve Osman Bey’e bağlı Türk kabilelerine birtakım zararlar vermekten geri kalmıyordu.Bunun üzerine İnegöl’ün zaptına karar veren Osman Bey, kuvvetleriyle İnegöl üzerine yola çıktı.İnegöl tekfurunun Ermenibeli’nde pusu kurduğu öğrenilmesine rağmen, bu kuvvetli düşman ile çarpışmaktan çekinilmedi(1284).Osman Bey, Ermenibeli’nde cereyan eden şiddetli çarpışmada yeğeni, Saru Batu Savcı Bey’in oğlu Bayhoca’yı kaybetmesi üzerine geri çekildi.Bayhoca şavaş alanı yakınlarındaki Hamzabey köyüne defnedildi.

Ermenibeli muharebesinden sonra Kayıhanlılar tarafından İnegöl’e yakın bir mesafedeki Kulacahisar kalesi basıldı. Kulacahisar halkı teslim oldu, kale zaptedildi (1285). Kayıhanlılar’ın İnegöl’e (Kulaca’ya) doğru genişleyerek tehditkar bir durum alması, İnegöl tekfuru ile Karacahisar tekfurunun birleşmesine sebep oldu. İnegöl ve Karacahisar tekfurunun kuvvetlerinden oluşan müttefik Bizans ordusu, Karacahisar tekfurunun yeğeni Kalanoz/Keloz adlı bir kumandanın idaresinde harekete geçirilerek Domaniç’e sevkedildi.

Domaniç’e yakın İkizce arazisinde Kayıhanlılar’ın savletiyle başlayan muharebe, Saru Batu Savcı Bey ve Osman Bey’in secaat ve müdebbirane hareketi sayesinde, düşman bozularak kaçtı (1287). Zafer kazanıldı ise de Saru Batu Savcı Bey İkizce arazisindeki Alçay/Akmeşhed mevkii yakınındaki çam korulukta, bir çamın (kandilliçam) dibinde şehit düştü.

Osman Bey İkizce muvaffakiyetinden sonra Karacahisar’ı fethetti.(1288).Bu başarısından dolayı Türkiye Selçuklu Sultanı’nın gönderdiği hakimiyet (beylik) sembollerini alarak, bir sancak beyi durumuna geldi.

Osmanlı Tarihinin Doğmaya Başlaması:

Osman Bey, Karacahisar’ın fethinden sonra kuzeye Sakarya vadisine yöneldi.Mudurnu taraflarında bulunan Samsa Çavuş ve Harmankaya tekfuru Köse Mihal de beraber olduğu halde Sorkun, Taraklı ve Göynük taraflarına akınlar yaptılar.Osman Gazi’nin muvaffakiyetleri komşu Rum tekfurlarını korkuttuğu için, bunlar Osman Bey’i Yarhisar Rum tekfurunun düğününe davet ederek o vesile ile kendisini öldürmek istemişlerdi; fakat Osman Bey’i düğüne davete gelmiş olan Köse Mihal, Osman Bey’i gizli plandan haberdar etmiş ve tedbirli hareket eden Osman Bey aldığı tertibat üzere Yarhisar ile Bilecik’i fethetmiştir.Osman Bey bundan sonra Turut Alp’i göndererek İnegöl kalesini muhasara ettirdi ve arkasından kendisi de gelerek burasını fethetti (1299).

1299 tarihinde İlhanlılar’a karşı yapılan Sulamış isyanı sebebiyle Selçuklu Sultanı III.Alaeddin Keykuad devlet merkezini terketmiş, Selçuklular bir müddet başsız kalmışlardır.Osman Bey, Selçuklu merkezindeki başsızlık ve karışıklık günlerinden itibaren daha serbestçe hareket etmeye başlamış, Bizans aleyhine mütemadiyen genişlemiş ve bu genişlemede İlhanlı nüfuzu engel olmamıştır.Dolayısıyla tarihçiler tarafından bu tarih (1299) “İstiklâl Yılı” olarak kabul edilmiştir.

Böylece 1299 tarihinde, 622 sene üç kıtada hüküm süren Müslüman Türk Devleti “Osmanlı Devleti” kurulmuştur.

Hasan EFE
Domaniç Tarihi Araştırmaları Grubu Üyesi

Kandilli Çam’ ın Hikayesi

Cuma, Mart 28th, 2008

Kim bilir, nasıl yeşermişti bu kara toprakta? O toprağı sevdi , toprakta onu sevmişti.Topraktan suyunu aldı , gökyüzünden güneşi , bir de kendisi kattı yeşilliğini ve böylece büyüdü, büyüdü yıllar sonra gök çatısını delercesine , hatta dua edercesine yükseldi.

Dal ve budaklarını semaya açtı , büyük bir çam ağacı oldu. Yoldan geçen yolculara arkadaş , uçan kuşlara yuva , dağda gezen yalnız çobanlara yastık oldu.Ormanın yabani hayvanlarına ; kurtlara , titreyen ceylanlara , harıl harıl çalışan karıncalara ve zehirli iğnesiyle bal yapan arılara vazgeçilmez kucak oldu.Çocukların ocağı , salıncağı oldu.En mühimi de 1287 yılında dibinde Osman Gazi’nin ağabeyi Saru Batu Savcı Bey’in şehitlik şerbetini içmesine şahit oldu.

Etrafında binlerce ağaçla birlikte barış içinde , kardeşçe hiçbir zaman kavga etmeden birbirleriyle çekişmeden mutlu bir şekilde yaşıyorlardı.İyi beslenebilen güneşi daha iyi görebilen , dallarını daha çok semaya açabilen kandilliçam diğerlerini geçiyordu.Kandilliçam ağacı , bu şekilde büyürken bilmiyordu , başına gelecek felaketin ona yakın olduğunu

Bir gün ; cahil , vefasız ve ormanın ağacın kıymetini bilmeyen iki kişi geldi.Dolaştılar ormanın ötesini , berisini ,gezdiler,gezdiler ve kesmeye karar verdikleri Kandilliçam ağacının dibinde durdular.

Birisi traktörü Kandilliçamın olduğu yere getirmek için gitti.Diğeri ise Kandilliçamın dibine oturdu , ağaca yaslandı. Kararan Gökyüzü ve derin derin uğuldayan ormanın korkusu , özellikle de “Bekir’in Dedesi” de denilen Şehit Saru Batu Savcı Bey’in manevi baskısı yüreğine çöküyordu. Niçin gelmişlerdi , nasıl keseceklerdi , bu güzelim ağaçları?

Bu helal olmayan malı nasıl götürecekti ve yakacaklardı veya satacaklardı? Bu düşünceler arasında bir de ormanlarda dolaşan ormanları korkusuzca bekleyen orman memurları korkusu da vardı.Ya yolda onlara rastgelirlerse?

Biliyorlardı ki bu memurlar her köye gelişlerinde ve her defasında Bu ormanlar sizin ve milletinizin en değerli hazineleridir.Topraklarımızın koruyucusu , hayvanlarınızın barınağı , köyünüzün süsü , çeşmelerinizin kaynağı , savaşta ve barışta askerlerimizin sığınağıdır.Ayrıca bu ormanlarda daha tüyü bitmemiş yetimlerin de hakkı vardır diyorlardı.

Bir ara köylerindeki yetimlerindeki yetimlerden bazılarını düşündü.Ama ne olursa olsun der gibi kafasını bir sağa bir sola salladı ve aldırmadan cebinden sigarasını çıkardı , yaktı ve tütünün zehirli havasını ciğerlerine kadar çekti.

Daha sonra traktörle arkadaşı geldi.Traktörün kasasını ağaca yaklaştırdılar.Baltalarıyla ağacı yokladılar , vazgeçip tekrar diğer ağaçlar arasına daldılar.Ama onları da beğenmemişlerdi.Geldiler yine çam ağacının altına , başladılar Kandilliçam ağacının belinden yaralar açmaya.Vurdukça kör baltalarını , yaralarda gitgide derinleşiyordu.Bu sırada Kandilliçam

Ağacı ta içinden yaralar hissetmeye , dalları ise her vuruşta kendinden geçerek acaba ne oluyor , deyip düşünmeye kalmadan büyük bir gürültüyle tarihi çam ağacı o yılların verdiği görkemli haliyle yere seriliverdi.İşte o an anlamıştı Kandilliçam hayatının sona erdiğini.

Bu cahil , şuursuz iki insan iyi bir iş yapmış edası içinde , alelacele doğradılar tarihi çam ağacını ve dallarını bir bir.Güç bela yüklediler traktörlerine.Fakat olay mahallinden traktörle uzaklaşırken birden traktör olduğu yerde kaydı ve yan yatarak bir çam ağacına vurdu.Saru Batu Bey in (kesim yapmamak için Kuran a el basan dedelerinin) manevi tokadını yiyen bu iki kaçakçı olayın mahiyetini anladıkları halde hiç aldırmadan saatler süren gayret sonrası traktörü kurtardılar.Bozuk ve tenha yollardan bin bir düşünceler içinde köye vardılar.

Osmanlı Devleti Kuruluş Devrinde DOMANİÇ Gerçeği

Cuma, Mart 28th, 2008

Toplumların tarihini, sadece belge ve bazı anılara dayanan kaynaklarla anlamamız mümkün olmayabilir. Belki de asla mümkün olmaz !… Özellikle de konumuz olan Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemini anlamamız çok daha da zordur. Çünkü Osmanlı kaynaklan, devletin kuruluşundan takribi 150 yıl sonra yazılmaya başlanmıştır. Bu sebeple, Osmanlı kaynaklarındaki kuruluş devrine ait bilgiler, birkaç nesilden beri söylenen hikaye veya rivayetleri temel alan bazı bilgileri içerir. Osmanlı kroniklerinde geçen kuruluş devri olaylarının ve yerlerinin varlığım kanıtlamak için sadece bilgi ve belgeler yeterli olmamaktadır. Bütün bunların önünde topografya ve alan araştırmaları öne çıkmaktadır. W. M. Ramsay’ın deyimi ile “Topografya, tarihin temelidir. ” Eğer geçmişte yaşamış insanları, kültürleri anlamak istiyorsak, onların yaşadığı zamana gitmesek bile, onların yaşadığı mekanlara gidip görerek, tarihi olayları daha iyi algılayabiliriz.

Ne yazık ki ; Türk tarih araştırmalarında topografyaya yeteri kadar önem verilmemiştir. Bu sebeple özellikle Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrindeki tarihi bilgilerin tüm aydınlığı ile açığa çıkması gecikmiştir. Rivayetlerin gerçek olup olmadığı ancak alan araştırmaları sonucu ortaya çıkabilir. Başta tarihçiler olmak üzere araştırmacıların, kuruluş devri tarihi bilgilerin daha iyi anlaşılabilmesi için uzun tetkik seyahatleri yapmaları gerekmektedir.

Domaniç Tarihi Araştırmaları Grubu adına, Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrindeki Bithynia bölgesi içinde yer alan DOMANİÇ ve havalisindeki yerleşim birimleri, yollar, hisarlar üzerine yaptığımız çalışmalar eldeki kaynaklarla, topografya etütleri ile karşılaştırılarak bir sonuca ulaşılmaya çalışıldı. Hayme Ana oğlu Ertuğrul Gazi ve onun oğlu Osman Gazi ‘nin faaliyette bulunduğu bölge, yollar, kale ve şehirler üzerinde yazılı kaynakların verdiği bilgileri yerinde topografık-toponomik, arkeolojik araştırmaların ışığında inceleme yapmak önemli neticeler vermektedir.

Domaniç Tarihi Araştırmaları Grubu üyeleri olarak, Domaniç ve civarında araştırma yapıp, dağ tepe gezerek tarihi kuruluş devrini anlamaya çalıştık

Devamı..

Yabancı yazarların bir “karadelik” olarak nitelediği Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemi “Domaniç sahasının ” bir ölçüde aydınlatıldığını düşünüyorum. Yıllardır Domaniç tarihi üzerinde ipucu verebilecek alan-yüzey araştırmaları yaptık, kroniklerde geçen olay ve yerleri (tarihi hisarları, yolları, kent kalıntılarını vs) tek tek ziyaret ederek (araştırma gezileriyle yerinde araştırarak) tespit ve tasnif ettik. Yaptığımız araştırmalar neticesinde, tıpkı Bursa Araştırmaları Grubu üyelerinden Prof. Halil İnalcık-Mustafa Destereci - Zeynep Sarıdaş-Raif Kaplanoğlu’nun Bursa-İnegöl ve Bilecik civarındaki araştırmaları gibi ve İznik Araştırmaları Grubu üyelerinden, Doç. Dr. Yusuf Oğuzoğlu-Dr. Faruk Şahin-Turgut Tuna’nın İznik-Yenişehir-Osmaneli-Mekece-Yarhisar-Koyunhisar civarındaki araştırmaları gibi. ilk Osmanlı kroniklerinde geçen Domaniç ve havalisini ilgilendiren hemen tüm yer adlarını ve olaylarını anlamaya ve yorumlamaya çalıştık. Yani ilk Osmanlı kroniklerinin sunduğu metinler arasındaki DOMANİÇ’İ ilgilendiren

gizlenmiş anlam kümesini yeni bir paradigmayla sökmeye çalıştık.

Osmanlı ve Bizans kroniklerindeki olayların ve yer adlarının bugün yerinde tespiti yoluyla kontrolü mümkün olmaktadır. Hayme Ana’nın, Ertuğrul Gazi’nin, Osman Gazi’nin gittiği yerlere aynı yollardan giderek, onlar gibi düşünerek kuruluş dönemini çözmeye, tarihsel mekanları bizzat gözlerimizle görüp, sonuca varmaya çalıştık. Çünkü, özellikle Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemini, masa başında oturan bir tarihçinin asla çözebileceğini düşünmüyoruz. Nitekim bu araştırmalarımız ile, masa başında yazılan ve sadece kitaplara dayanan bir çok bilginin yanlışlılığını ortaya koyduk. Bursa ve İznik Araştırmaları Grubu üyeleri de araştırmalarında bir çok bilgi yanlışlığını ortaya koymuş ve yazdıkları eserlerde, tebliğlerde dile getirmişlerdir.

21. yüzyıl Osmanlı tarihçiliğinin gösterdiği büyük gelişmeye rağmen, Osmanlıların özellikle ilk yüzyılıyla ilgili meseleler üzerinde hala birbiriyle bağdaştırılması güç, karşıt görüşler ve iddialar söz konusudur. “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu” meselesinin tarihçilerin kendilerini çekim alanından kurtarmakta zorlandıkları efsunlu bir cazibesi söz konusudur. Fuat Köprülü ve Paul Wittek gibi kurucu babalar, onların öğrencileri Halil İnalcık, V. L. Menage gibi ikinci kuşak, bu sonuncuların öğrencileri Colin İmber, Rudi Paul Lindner ve nihayet Cemal Kafadar gibi diğer tarihçiler bu efsunlu dünyanın önde gelen konuklarındandırlar. Bu isimlerin yanı sıra, irene Beldiceanu-Steinherr, irene Melikoff, Speros Vryonis, Jr. , Elizabeth A. Zachariadou, Ahmet Yaşar Ocak, Raif Kaplanoğlu gibi diğer saygın tarihçiler, bir taratan kılı kırk yararcasına bu dünyanın sırlarım çözmeye çalışmışlar, bir yandan da bulgu ve yorumlarıyla süre giden tartışmaya yeni katkılar, yeni boyutlar eklemişlerdir.

Herkesi tatmin edecek bir neticeye varmanın kolay olmadığı anlaşılan bu tartışmanın tarih bilgilerimize katkıları şüphesiz ki çok büyüktür. Ama, ilk Osmanlı Devleti’nin kökenleri ve doğuşuna ilişkin bu büyük tartışmanın belki de en önemli katkısı bizzat tarihçilik mesleğinin doğası ve yöntemleri hakkında ortaya koyduğu gerçeklerdir. Bu tartışmada farklı tarihçilik tarzlarının, ekollerinin izlerini görmek mümkün. Salt yazılı metinler üzerinden gidilerek sağlıklı bir sonuca varılmasının güçlüğü bu tartışmanın özellikle son yıllarda önümüze koyduğu bir başka önemli gerçektir. Bu gerçeğin dayatmasıyladır ki, bugün her zamankinden daha fazla sayıda tarihçi ve araştırma ekipleri Osmanlı Devleti’nin doğduğu coğrafyanın dağında tepesinde, yaylasında kışlağında köyünde kentinde saha araştırması yapma çabasındadır. (Yani arkeolog ve coğrafyacıları içine alan ekiplerin yürüttüğü saha araştırmaları) Bu bağlamda tartışmanın belki de en kritik sonucu, tarihçilik mesleğinin artık yalnızca geleneksel tarihçilik yöntemleriyle

sürdürülemeyeceği yönünde giderek daha güçlü bir kanaatin yaygınlaşmasına katkıda bulunmuş olmasıdır.

Tarihi araştırmaların genişleyen alanı, tarihçilere kaçınılmaz olarak yepyeni soruları ve bakış açılarını beraberinde getirmekte ya da tarihçileri eski meselelere bu yeni bakış açıları ve yeni sorularla yaklaşmaya zorlamaktadır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşu bağlamında yüzyılın başında öncü tarihçilerin bakış açıları, sordukları sorular ve geliştirdikleri yorumlar yüz yıllık tartışmada egemenlik ve etkilerini büyük ‘ ölçüde sürdürmüş olsalar da ( Domaniç Araştırmaları Grubu üyelerini bu bakış açısıyla eleştiren uzantıları gibi), bu, günümüz tarihçilerinin artan ölçüde yeni bakış açıları ve yeni sorularla meseleye yaklaşmaya başladıkları gerçeğini değiştirmiyor. Osmanlı ‘nm kuruluş devri ile ilgilenen bazı öncü ve günümüz tarihçileri, ilk döneni yazarların karmaşık hikayeleri yerine sonraki dönemlerin daha zarif ve sorunsuz çalışmalarını kullanmayı tercih etmiş, yüzeysel bilgilerle suskunlukla geçiştirmişler ve Osmanlı kuruluş devri tarihine modern eleştirel bilimin gerektirdiği bir ruh haleti içinde yaklaşmışl

ardır. Son on yıla gelinceye kadar temel kroniklerin edisyon ve yayımı bir yana, bunlardaki bilgilerin karşılaştırma ve düzenlenmesine bile girişilmemiştir.

Bütün bu bahsettiğimiz araştırma ve tartışmalar, Osmanlı Devleti’nin “kuruluş” sürecinin geniş bir çerçevede ve zaman içinde yaşanan gelişmelere paralel olarak farklı açılardan değerlendirilebileceğini, daha doğrusu, değerlendirilmesi gerektiğini yeterince ortaya koymaktadır. Her şeyden önce gerek tartışmanın gerekse tek tek her bir çalışmanın analitik bir gözle değerlendirilmesi ve okunması açısından önemli ve hatta hayatidir. Bazı meseleleri yeniden ele alan, Osmanlıların ilk dönemini kapatan sis perdesi içinde efsaneyle gerçekleri ayırmaya girişen önemli çalışmalar yapılmalıdır. Yani tarihsel yorum tekdüzelikten kurtarılmalıdır. Modern Osmanlı tarihçiliğinin en fazla rağbet gören tezi, filoloji temelli metin kritiğine dayalı tarih araştırmacılığı, arkeolog ve coğrafyacıları içine alan ekiplerin yürüttüğü saha araştırmaları, textkritik metoduyla analiz yapılarak tarih metodolojisine katkı sağlamadır. İlk Osmanlı kaynakları (Ahmedi-Yazıcızade Ali -Aşıkpaşazade-Oruç-Ruhi-Neşri-Karamani-Anonimler vs), textkrit

ik metoduna göre yeniden karşılaştırmalı olarak yayınlanmalı, topografık ve arkeolojik araştırmalarla da takviye yapılmalıdır. Yani bazı tarihçilerin suskunlukla geçiştirdikleri olaylar, mekanlar yorumlanarak irdelenerek, Osmanlı kuruluş devri kaynaklarında yazılan bazı sözcük, ifade ve yer isimlerine dikkatle yaklaşmak gerekir. Halil İnalcık ve Beldiceanu’nun yaptığı gibi 15. , 16. Yüzyıl defterolojisine başvurulmalıdır. Mantığımızı kullanarak olgular arasındaki eşsüremli ya da artsüremli neden-sonuç ilişkilerini yeniden kurcalamalı ve eleştirel yaklaşımlarda bulunulmalıdır. Netice olarak , biz Domaniç Tarihi Araştırmaları Grubu üyelerinin kuramlarının hangi temeller üzerine inşa edildiğinin incelenmesi gerektiğini söylüyoruz ve eleştirilere de bu zaviyeden yaklaşılmasını istiyoruz. İleri sürdüğümüz tezlere, açıklama ve yorumlama girişimlerine katilinsin veya katılınmasın Osmanlı Kuruluş devrinin DOMANİÇ ayağı ile ilgili çalışmalar dikkatleri önemli noktalara çekmiş, kuruluş devri çalışmalarına katkıda bulun

muştur. Hiç DOMÂNİÇ’e uğramayan ve DOMANİÇ’İ yok sayan tarihçileri eleştirmekle, DOMANİÇ’İ öne çıkaran tezleriyle kuruluş devri tartışmalarına yeni bir boyut getirmektedir. Colin İmber’in ifade ettiği gibi, “Osmanlı tarihinin başlangıcının bir kara delikten ibaret olduğunu kabul etmek olacaktır. Bu deliği doldurmak yönündeki her girişim yalnızca yaratılan masalların, sayısını arttırmakla sonuçlanacaktır. ” Halil İnalcık’ın dediği gibi de, “Osmanlı tarihi en çok saptırılmış tek yanlı yorumlanmış tarihtir. “Bu noktada, devrin zayıf noktaları lobileri kimin güçlü ise yaratılan masallar o coğrafi bölgeye kaydırılmıştır. Bu mevzuda Domaniç Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrinde yüklendiği misyona rağmen mağdurdur.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşu problemi, 700 yıl sonra milli tarihin ve dünya tarihinin önünde hala çözümlenememiş bir muamma olarak durmaktadır. Bu noktada araştırmacılara düşen görev. Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrine geleneksel tarihçilik yöntemleriyle değil modern eleştirel bilimin gerektirdiği bir ruh haleti içinde yeni bakış açıları, soruları ve yorumlarıyla meselelere yaklaşmalı, tarihsel yorumu düzelikten kurtarmalı, kuruluş devri tartışmalarına yeni bir boyut getirilmelidir.

Hasan EFE

GÖÇ YOLLARI

Kayıboylular Domaniç ve gelip buraları yurt edindikten sonra yeni arayışlara girdiler. Çünkü Söğüt kışlak olarak yetersiz gelmeye başlamıştı .400 çadırla gelen aşiret yıldan yıla çoğalıyordu. Sakarya nehri boyunca yayılsalar da zamanla bir bölge yoğunluğu taşıyamaz hale gelmiş 13.Yüzyıl sonlarına doğru yeni kışlak arayışları başlamıştı.

Önce güneyde Aydın, sonra güney batıda Balıkesir yörelerine açıldılar.Bir kısmı da Söğüt’te kışlamaya devam etti.Değişik yörelerde kışlayan Yörükler Domaniç yaylalarında buluşmaya başladılar.

Kışlak ile yayla arasında oluşan göç yolları boyunca yeni yurtlar (konaklama yeri) oluşturdular. Buralara kendilerince adlar verdiler.

Yayladan kışlaya, kışladan yaylaya yapılan göçler sadece gidip gelmeden ibaret değil di. Oralarda yeni dostluklar oluşturuldu.Tanıştıkları kişilerle etkileşim içinde bulundular.Bu etkileşim ekonomik, kültürel, siyasal alanlarda gelişti.

Bazen yollarda ihtiyarlan, çocukları hastalandı, ölenleri oldu.Bunları belirledikleri yurtlara ?> koydular.Oralarda yüreklerinden bir parça kaldı.Bazılarının acısı çok büyük oldu, unutamadı.Dedesinin mezarını yurt edindi.Orada kaldı.Yaylayı, kışlayı bıraktı. Zamanla orası bir Karakeçili Yörük köyü oldu.Tavşanlı’nın Çıkırcak, Üyücek, Karakaya, Dursunbey’in Kararkuzu, Harmancık’m Saçaklı, Çamoğlu Mah.gibi.

Kütahya, Balıkesir, Bursa üçgeninde Kocakışla denilen kışlak bunlardan biriydi.Burası çevreye göre kışları ılık geçer, karın en fazla üç gün eğlendiği bir yerdir. Yazın çok sıcak bir iklime sahiptir.Domaniç’e olan uzaklığı yaklaşık Söğüt-Domaniç kadardır. Kemal Paşa nehrinin Emet kolu bu araziden geçer. Kocakışla Koyun, Sığır ve at öreklerinin kışlağıdır.Bugün Domaniç’te oturan Yeşilyaprak ailesinin kışladığı yerlerdir buraları.

Tütmen tepe mevkiinde Mıhlı vardır. Kocakışla ve çevresinde ölenlerin mezarları buradadır. Çevrede Mıhlı mezarlığı olarak bilinir. Bugün oraları terkedilmiş, ekilebilen tarlalar orman olmuş durumdadır. Adırnaz üstünden pazarcı yolu buradan geçerdi.

Hıdırellez günü mıhlı mezarlığı bir şenlenirdi ki yer yarılır, insan çıkardı. Yörükler hayvan keserler, kazanlarda et pişirirler, köylüler fırın fırın ekmek yapar gelene gidene yedirir doyururlardı. Karakeçililerde hıdrellez bolluk, bereket anlamına gelirdi. Evin kadını sabah gün doğmadan otların üzerine biriken (çiğ) su damlalarını bir kaba toplar, süte katar, karıştırır yılın ilk yoğurt mayasını oluştururdu.Bütün yaz boyunca üreteceği yoğurttan mayası hıdrellez günü tutulurdu.Gün boyu şenlik içinde geçerdi.

Hıdrellezden iki veya üç hafta sonra yaylaya göç hazırlıkları başlardı. Örekler toplanır yeni yük vurulacak girinci ve aygırlar tutulur, öğretilirdi.At Karakeçili aşireti için çok şey ifade ederdi.En yağız at binek atı olarak ayrılırdı.Düğünlerde, önemli günlerde at koşuları yapılır, birinci gelenin namı yürürdü.Onun için her ev iyi ata sahip olmak isterdi.Binek atı öreğe salınmaz her zaman evin yanında bağlı durur, arpanın, sapanın hasını yerdi.Her zaman da kullanıma hazır bekletilirdi.

Hazırlıklar bitip çevre köylülerden gelen dostlarla ahbaplarla vedalaşıldıktan sonra göç günü kararlaştırılırdı.Bu gün ya Pazar yada Perşembe olurdu.Yerli yurttan uğurlu gün kalkılmalıydı.

Kocakışla’dan hareket edenler Taşlıdağ, Karaçam’dan hareket edenler Meryem dağından olmak üzere iki koldan hareket başlardı.”Tebdili mekanda huzur vardır” diyenlere kimi eski dostlara kavuşacağını, kimi yeni yurtlara varacağına sevinir; kızlar allı yeşilli, erkekler cepkenli çoraplı giyinir tam bir bayram havasında sürüler yola düzülürdü.Sürüler göç zamanını ve göç yolunu öyle iyi bilirlerdi ki kışlada bir tanesi kalsa ta yaylayı bulurdu.Biraz göç zamanı gecikse kışlada zor zapt edilirdi.Çobanlar her gün şikayet ederlerdi.

Kocakışladan hareket edenler ilk günün akşamı Çallıtepc’de konaklardı. Konakladıkları her yurtta yakın komşu köylerden ahbaplar ziyarete gelirdi.Yeni alışverişler yapılır, yeni dostluklar kurulur, eskileri tazelenirdi. Başalan, Akçaoluk-Şeremct, Taşkışla-Armutçuk,Karayümsek- Dermenderesi, Toraman, sütlükler-çampmar, Fıranlar Yaylası, Eğridere, Bileylik Yaylası, Taşkışla göç yoluydu.

Karaçam’dan hareket edenler ilk gün Hayrancık’ta konaklardı.Meryem Yaylası, Çamoluk, FCileter. Dombay çayırı, Hereke, Çal-Düvenli. Alıçlı Çukur- Sakarı, Topuk Yayla. Bileylik Yaylası. Meryem dağı göç yoluydu.

Bileylik yaylasındaki buluşma bir başka olurdu. Yaylaya çıkmanın sevinci tüm yorgunlukları unuttururdu.

Delikanlılar güreş tutar, yaşlılar obada oturur, göç anılarım anlatırlardı. Genç kızlar tef çalar oynarlardı. Çünkü belasız kazasız bir göç bitmişti.

TÜRKİSTAN’DAN DOMANİÇ BEYLİĞİ’NE (KAYI BOYU’NUN BATIYA GÖÇÜ)

Oğuz boyları arasında 13. asrın başlarından itibaren batıya bir muhaceret akını başlamıştır. Kay ı Boyu (Kay ı Han: Oğuz Han’ın büyük oğlu Günhan’ın dört oğlundan en büyüğüdür.), muhtemelen 1220 yılında diğer Türk boylan ile birlikte Ceyhun nehrim geçerek İran yoluyla Azerbaycan’a geldiler. 70 bin veya 50 bin (bir rivayete göre de 20 bin) kişiden oluşan Kayıhanlılar, Türkmenis’tan sınırları içerisinde bulunan Horasan bölgesinde Yeni-Mcrv şehri yakınlarındaki Mohan kasabasına yerleşmişlerdi. Acem beylerinin tahrik, teşviği ve Moğolların İran-Azerbaycan’ı istilası üzerine Moğollarla mücadelenin manasız olacağı düşüncesiyle daha önce Anadolu’ya göç etmiş olan akrabalarının yanına giderek Anadolu’daki “gaza” harekatına katılmaya karar verdiler. Bir müddet Maveraünnehir ve Horasan bölgesinde ikamet ettikten sonra bu bölgeyi terkederek Doğu Anadolu’da Van Gölü’nün kuzeybatısındaki Ahlat ve Adilcevaz taraflarına yerleştiler(M. 1223).

Kayıhanlılar, Ahlat’ı yurt tutarak Anadolu’daki gaza ve fetihlere katıldılar. Muş, Malazgirt, Eleşkirt ve Sürmeliçukur ovalarında ve dağlarında kışlak ve yaylaklar kurdular. Daha sonra Ahlat emirleri Sökmen Kutbililer’e tabi oldular. Sökmenliler’in (Ahlatşahlılar) maiyetinde, Gürcüler’c bazen de Erzincan ve Erzurum emirleri ile beraber Trabzon Rum İmparatorluğu’na karşı yapılan gazalara katıldılar. Kayıhanlılar, Doğu Anadolu’da yedi veya sekiz yıl kadar kalmışlardır.

Ahlat’ın önce Eyyübiler’in eline geçmesi daha sonra’ da Celaleddin Harczmşah’ın (1229)bu bölgeye yerleşmesi

üzerine Kayıhanlılar, bir süre sonra Amasya taraflarına göç ederek bir-iki sene oralarda kışladılar. Amasya’ya göç ettikleri zaman da yine Trabzon İmparatorluğu’nun bazı yerleşim birimlerine akınlar yaptılar.

Moğolların saldırılarının artması, iklim ve arazinin (hayvanların otlamasına) müsait olmaması gibi sebeplerden dolayı yer değiştirmeye mecbur oldular.

Kayıhanlılar, kendileri gibi Kayı soyundan olan Artukoğulları’nın yani Mardin hükümdarının emrine girdiler. Moğol hükümdarı Hülagü’nün ordularının Mardin’i yağlaması üzerine, Elbistan yoluyla güneye inerek Halep havalisine Caber kalesi yakınlarına yerleştiler. Kayıhanlılar’in reisi Süleymanşah (Gündüzalp), Caber kalesi civarında Fırat nehrini geçerken boğuldu(M. 1228, 60 yaşındaydı. Bir rivayete göre de abdest alırken akıntıya kapılmış zırhının ağırlığından dolayı kurtulamamıştır.) Süleymanşah (Gündüzalp), Caber kalesinin yakınlarına (kuzeybatısına) defnedildi. Mezarın bulunduğu yer “Türk Mezarı” diye tanınmış ve ziyaretgah olmuştur. Sultan 2. Abdülhamit’in imar ettiği Süleymanşah (Gündüzalp) türbesinin bulunduğu bölge, 1. Dünya Savaşı’nda Türkiye sınırları dışında kalmıştı ama 20 Ekim 1921 tarihinde yapılan Ankara Antlaşması’nın 8. maddesine göre (sınırlarımızdan 100 km uzakta olmasına rağmen) 8797 nı2 olan bu toprak parçasının yönetimi Türkiye’ye verildi. Bu madde Lozan Antlaşması’nda aynen kabul edildi(192

3). 1975 yılında Suriye hükümetinin Fırat nehri üzerinde yapacağı baraj sınırları içinde kaldığı için Türk mezarının (Süleymenşah’ın türbesinin) yeri değiştirildi. Türkiye’ye 75 km uzaklıktaki Suriye’nin Karakozan köyü yakınına taşındı. (Bir rivayete göre Gündüzalp/Süleymenşah, Ankara- Beypazarı ‘nm Kızılcasaray/Kızılsaray beldesine bağlı Kırka köyünde veya Bilecik - Haynıe Ana’ya geçti. Gündüzalp-Hayme Ana çiftinin, Sungur Tekin-Gündoğdu-Ertuğrul-Dündar isimlerinde dört oğullan vardı. Gündüzalp’in ani ölümü Kayı Boyu arasında ihtilafın çıkmasına sebep oldu. Aşiretin bir kısmı Fırat nehrini geçerek Suriye’ye gitti ve burada “Şam Türkmenleri”ni oluşturdu. Daha sonra Kayı Boyu içinde yine bir ihtilaf başgösterdi ve Hayme Ana’nm büyük oğullarından Sungur Tekin ve Gündoğdu kendilerine tabi olan aşiretin büyük bir kısmıyla vatan-ı asliyeye (asıl vatanları olan Orta Asya’ya) dönmek üzere yola çıktılar. Fakat Halep civarında bir kısım kabileler de bu aşiretten ayrılarak ayrılarak Çukurova yöresine gittiler. Sonradan

Adana’da kurulacak olan Ramazanoğulları’nın kökünü oluşturdular. (Sungur Tekin ve Gündoğdu ile Orta Asya’ya giden aşiretin akıbeti hakkında tarihler de bir kayıt ve bilgi yoktur. )Hayme Ana ve küçük oğlu Ertuğrul (Dündar en küçükleri daha sonra doğmuştur) idaresindeki 400 çadırdan (haneden) oluşan Kayıhanlılar, Moğol baskısının da etkisiyle dönüş güzergahlarını değiştirip kuzeydoğuya doğru yönelerek Urfa yoluyla Karacadağlar ve Diyarbakır yakınındaki Fırat nehrini geçip Erzurum yakınlarındaki Pasin ovasına ve Sürmeliçukur’a göç ettiler.

Anadolu Selçuklu Devleti ‘nin sınırları içinde olan Pasin ve Sürmeliçukur’da iki yıl kadar (Bir diğer rivayete göre yedi yıl, 1219-1225 yılları arasında) kaldılar ve kaldıkları süre içinde “gaza” ile meşgul oldular. Moğolların bu bölgeye yaklaşmaları üzerine Kayıhanlılar, Moğol mezaliminden kurtulmak için Moğolların ulaşamayacakları yerlere doğru (daha batıya) sokulmaya başladılar ve Söğüt’e bağlı Kızılsaray köyünde metfundur. ) Süleymanşah’ın (Gündüzalp) vefatı üzerine Kayıhanlılar’ın idaresi daha sonra “Devlet Ana” ismiyle anılacak olan Kayseri’ye geldiler. Bu kadar meşakkatli yolculuktan sonra Kayseri’de kalmaya karar verdiler.

Hayme Ana, Ertuğrul Gazi’nin oğlu Saru Batu Savcı Bey’i Kayseri’de bulunurken aşiretine münasip bir yer (yurt/dirlik) vermesi hususunu rica etmek üzere birçok hediye ile Selçuklu sultanı l. Alaeddin Keykubat’a, hükümet merkezi Konya’ya gönderdi. Selçuklu sultanı, Saru Batu Savcı Bey’i huzuruna kabul ederek Ankara yakınındaki Karacadağ’ı yaylak ve kışlak olmak üzere Kayıhanlılar’a vermiştir. Saru Batu Savcı Bey’in Konya’dan müjdeli bir haberle geri dönmesinden sonra, akarsu kaynaklarını ve dağ yamaçlarını takip eden Kayıhanlılar; Yassı Çimen’den ve Kızıl Dağı eteklerinden sonra ilk durak bugünkü adıyla Refahiye ve Zara civarına geldiler. Buradan Karacaören yolu ile Kızılırmak’ı besleyen kaynaklardan derelerden geçerek Kızılırmak vadisine ulaştılar. Sivas’ın güneyinden Hanlı. Şarkışla, Çepni, Gemerek. Elmalı. Himmetdcde, Çallıgedik Geçidi. Kırşehir. Suluca, Karahöyük(Hacı Bektaşi. Obruk Mucur. İnaç. Akbayır. Karalar. Kaman. Karahabalı. Savcılı Büyükoba. Baranı Dağı eteklerinden Yelek. Haeıpınar. Kargın Kızıközü

Kargınmeşe. Ömer Kahya, Yazıyolu’ndan Çelebi’ye geçerek, Karakeçili ve Haymana ovasına (Karacadağ eteklerinde) geldiler ve bu bölgeye yerleştiler. Yazın Haymana ovasında, kışın da daha çukurda kalan Kızılırmak yakınlarındaki Karakeçili ve Kesikköprü havalisine yerleştiler.

Bir başka rivayete göre: Kayıhanlılar, yazı çok kısa süren, kışı çok soğuk geçen Pasin ve Sürmeliçukur’da hayvanlarına yeterince otlak bulamadıkları için, iklimi daha müsait bir yer bulmak üzere Erzincan istikametinde yola düştüler. Erzincan-Sivas arasında Yassı Çimen dağı eteklerinde, Selçuklu ve Harezmşah ordularının karşı karşıya geldikleri “Yassı Çimen Muharebesi’ne” (M. 1230) tanık oldular. Bozkır Türk geleneğine göre zayıf taraf olan Selçuklu ordusuna yardım ettiler ve Harzemmşahlar’ın mağlup olmasına neden oldular. Selçuklu hakanı Alaeddin Keykubat yardımlarından dolayı Ankara Karacadağ yöresini Kayıhanlılar’a yurt olarak verdi.

İlk Osmanlı kaynaklarının anlattıkları bir diğer rivayete göre de; Kayıhanlılar, Sanı Batu Savcı Bey’i Konya’ya yurt istemek amacıyla gönderdiklerinde aşiret de Ankara-Karacadağ’a doğru hareket edip Kösedağ ile Aladağları aşarak Sivas yakınındaki bir büyük sahra kenarına geldiler. Burada Selçuklu ordusu ile Moğol ordusunun muharebe ettiklerini gördüler. Selçuklu ordusunun bozulmaya başladığı bir anda Hayme Ana ve oğlu Ertuğrul bu hali görünce: “-Hangi tarafa yardım etmek icap eder?” diye maiyetindeki aşiret büyükleriyle istişare etmişler ve aşiretin büyükleri de: “Galip gelen tarafa katılıp şerrinden kurtulmak hayırlıdır.” demişlerse de Hayme Ana ve oğlu Ertuğrul Gazi: “Galibin ihtiyacı yoktur. Mağlup olan tarafa yardım etmek yiğitliğe, yararlığa herhalde daha layıktır. Ayrıca aynı ceddin torunları olduğumuz kardeşlerimize yardım gerekmez mi?” diyerek hangi safta yer almaları gerektiğini vurgulamışlardır. Bilindiği gibi Kayıhanlılar, Moğol istilasıyla yaşadıkları yurtlarını terk etmek zorunda kalmışlardı. Ayr

Selçuklular ile aynı soydan geliyorlardı. Böylece Moğollardan intikam alacak ve Selçuklu soydaşlarına yardım edeceklerdi. Neticede de Hayme Ana ve oğlu Ertuğrul idaresindeki Kayılar Selçukluların safına geçerek Moğolların mağlup olmasını sağlamışlardır. Bu ümit edilmeyen ve beklenmeyen haber Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat’a ulaşınca, Kayıhanlılar’a iltifat ve hediyelerle memnuniyetini bildirdi ve Ankara-Karacadağ’ı yurt olarak verdi. (Bazı Osmanlı kaynaklarında Saru Batu Savcı Bey’in bu savaştan sonra Konya’ya toprak istemeye gittiği belirtiliyor. )

Kayıhanlılar’a yurt» olarak verilen Ankara-Karacadağ (Haymana platosu ismini Hayme Ana’dan almıştır. ) konum olarak Bizans sınırı üzerinde bulunmaktaydı. Kayıhanlılar, Ankara-Eskişehir, (Sultanöyüğü/Eskişehir eıniri Cacaoğlu nezaretinde) ve Kütahya arasındaki bu bölgede faaliyet halindeydiler. (Bazı Osmanlı kaynaklarına göre Hayme Ana’nın eşi Gündüzalp’in mezarı Ankara-Beypazarfna bağlı Kızılcasaray/Kızılsaray beldesinin Kırka köyündedir. Bir başka iddiaya göre de Bilecik -Söğüt’e bağlı Kızılsaray köyündedir. )

Kayıhanlılar, Haymana ovasında ikamet ederken Selçuklu Devleti’nin sonunu parlak görmeyen Muhlis Paşa, Ahi Evran, Şeyh Edebali, Hacı Bektaş-ı Veli Oğuz geleneğine uygun, dili Türkçe, dini İslam milli Türk devletini kurdurmak üzere Ertuğrul Gazi’yi Kırşehir’e davet ettiler. Bu sırada Karakeçili yöresinde bulunan Ertuğrul Gazi bu teklifi kabul ederek, Haymana’nın doğusundaki Paşadağı’nı aşarak Kırşehir’e gelir. Ahi Evran’a yakınlığı ile bilinen Sadrettin Konevi, Selçuklu sultanı 2. İzzettin Keykavus’un hürmet ettiği bir alimdi. Sadrettin Konevi ve Muhlis Paşa, Selçuklu sultanı 2. İzzettin Keykavus’tan izin aldı ve Ertuğrul Gazi’yi Domaniç’e uç beyi olarak göndermeyi sağladılar. (Daha sonra Domaniç ve Söğüt yakınlarına Şeyh Edebali’de göç edecek ve bir zaviye kuracaktır. )

Kayıhanlılar’ın Ankara, Eskişehir ve Kütahya havalisinde faaliyet halindeyken, Bizans İmparatorluğu’nün merkezi İznik’ti. Çünkü İstanbul Latinler ‘in idaresine girmişti.

İznik’teki Bizans İmparatoru Teodor Laskaris, Anadolu’yu yeniden ele geçirmek ve tekrar eski hakimiyeti sağlamak için büyük gayretler sarf etmekteydi. I. Alaeddin Keykubat, İznik İmparatorunun faaliyetlerine bir son vermek için ordusu ile birlikte Konya’dan kalkarak Sultanönü (İnönü) taraflarına geldi. Burada maiyetindeki kuvvetlerle Ertuğrul Gazi’de kendisine iltihak etti(1231). Alaeddin Keykubat, Ertuğrul Gazi’nin maiyetine kuvvetler vererek onu ordunun başına geçirdi ve Bizans ordusuna karşı seferle görevlendirdi.

Ertuğrul Gazi idaresindeki Selçuklu ve Kay ıhanlıl ardan oluşan müttefik kuvvetler ilerleyerek Ermeni Derbendi’ne ulaştı. Bizans İmparatoru Teodor’da ordusuyla Yenişehir ovasına gelmişti. Burada Selçuklu/Kayıhanlı ve Bizans kuvvetleri iki gün iki gece çarpıştı. Bizans ordusu bozulmaya başladığı bir anda Rumeli’den getirilen Aktav Tatarları Bizans ordusunun imdadına yetişti ve harp yeniden başladı. Bir gün daha devam eden muharebe, Bizans ordusunun mağlup olmasıyla neticelendi. Ertuğrul Gazi, Bizans ordusunu İnegöl’e kadar sürdü.

Ertuğrul Gazi, pek çok ganimet ve esir alarak Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat’a Bozüyük mevkiinde yetişti. Bu zafer müjdesi sultam çok memnun etti ve bu zaferden dolayı “Sultanönü’nü” (İnönü) Kayıhanlılar’a yurt vererek mükafatlandırdı.

Daha sonra Alaeddin Keykubat Kayıhanhlar ile beraber “Karacahisar” muhasarasına başladı. Fakat tam bu sırada Moğolların Selçuklu ülkesine girdikleri haberi gelince, Karacahisar’m fethi işini Ertuğrul Gazi’ye bırakarak ordusu ile başkenti Konya’ya döndü. Ertuğrul Gazi’de uzunca bir muhasaradan sonra Karacahisar’ı fethetti. Esir aldığı Karacahisar tekfuru ile ele geçirdiği ganimetlerin beşte birini küçük kardeşi Dündar ile Konya’ya gönderdi. (Bazı müverrihlere göre; bu olaydan sonra Konya’ya Savcı Bey gönderilmiştir. Dündar Bey’de Yassı Çimen (1230) savaşından sonra gönderilmiştir. Çünkü Yassı Çimen savaşının olduğu yıllarda Saru Batu Savcı Bey ya henüz doğmamıştı ya da çok küçüktü.). Bu arada Ertuğrul Gazi yolu üzerindeki Söğüt’ü fethetti. (23 nolu Tapu Tahrir Defteri’ne göre, 15. yüzyılda kadar (1573) Söğüt halkının büyük bir bölümü Hıristiyanlardan oluşuyordu. Bu da Kayıhanlılar’a ilk önce hiç Hıristiyan’ın yaşamadığı Domaniç’in yurt olarak verildiğini gösteriyor.

/Barkan-Meriçli, s. 288; Beldiceanu-Steinherr, İrene 7997/5. 12/Elizabeth Zachariadou, s. 12). Dündar Bey (veya Savcı Bey) Konya’ya ulaştığında, bu muvaffakiyetlerinden dolayı Sultan Alaeddin Keykubat, Dündar’ı Kayıhanhlar adına takdir etti. Sultan Alaeddin Keykubat, mükafat olarak Söğüt’ü kışlak, Domaniç’i ve Ermeni Derbendi’ni (Bozüyük-İnegöl arası) yaylak olarak Kayıhanlılar’a verdi.

Bizans İmparatorluğu içindeki iktidar kavgaları, siyasi ve dini kargaşa devam etmekteydi. Bu sebeple Kayı Boyu, Bizans İmparatorluğu’nun başkentinin hemen yambaşındaki Bitinya’ya sessiz sedasız yerleşmekteydi. (İleride büyük bir devlet olacak olan Ertuğrul Gazi ve aşiretine önem vermediği için Bizans kaynaklarında Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna dair fazla bilgi yoktur.)

Hayme Ana ve oğlu Ertuğrul Gazi idaresindeki Kayıhanhlar, kendilerine yurt olarak verilen Domaniç ve Ermeni Derbendi’ne yerleşmek için Haymana platosundan kuzeye hareket ederek, Polatlı’nın batısındaki Arayit dağı eteklerinden Sakarya nehrinin kolu boyunca yollarına devam ettiler. Sündiken dağlarının güneyinden Porsukçayı boyunca Mihalçık, Eskişehir’in kuzeyinden İnönü’ye oradan da dağların geçit verdiği. hayvanların otlayabileceği meraların ve konaklama imkanlarının müsait olduğu (Bu yolun bir bölümü aynı zamanda kervanların geçtiği İpek Yolu’dur. ) Dodurga ve Yirce dağının güney eteklerinden ilerleyerek Domaniç’e yerleştiler.

(Bir başka rivayete göre de; Sündiken dağlarının kuzeyinden Sakarya ırmağı boyunca Sarıcakaya, Bozüyük yoluyla Yircedağı’nın uzantısı Dodurga dağını aşarak Domaniç’e ulaştılar. ) 13. Yüzyılın ilk yarısında Türklerin Bitinya’ya ayak basması imkansız görünüyordu. Burada Domaniç’in yaklaşık 150 km kuzeyinde, başkenti İznik olan güçlü bir devlet bulunuyordu. 1261 yılında Latin İmparatorluğu yıkılınca İznik İmparatoru 8. Mihael Paleologos başkenti İstanbul’a taşıdı. Buna fırsat bilen Türklerin yöreye sızmaya başladıkları ve fetihlere rahat bir şekilde başladıkları inkar edilemez bir gerçektir. Bu arada komşu bölgelerden de bir çok savaşçı Kayıhanlılar’a katılarak fetihlerde bulundu. Kayıhanhlar bu bölgede Bizans ve Germiyan baskısına karşı bir himaye siyaseti izledi ve etkıiı propaganda aracılığıyla böigcde otoritesini artırdı ve gitgide daha da güçlendi. İlk semeresini de hemen aldı: Ermenibeli zaferi, Kulacahisar’ın fethi, Domaniç zaferi, Karacahisar’ın fethi, Bilecik-Yarhisar-İnegöl’ün fethi-Yenişehir’in fcthi-

Koyunhisar zaferi (1284 ile 1302 arasında gerçekleşti. 718 yılda) Böylece 1231 yılında, dünya tarihinin seyrinin değişmesine tesir eden ve üç kıta yedi iklimin hakimi muhteşem cihan devleti Osmanlı Devleti’nın temelleri DOMANİÇ’tc kurulan bir beylik ile atılmış oldu.

KAYNAKÇA:

-Fuat Köprülü, Osmanlı Devleti’nin kuruluşu, TTKBE, s. 1-2
-Mükremin Halil Yınanç, Düstıırname-i Enveri
-Mustafa Nuri Paşa, Netayicü 7- vukuat, (Neşet Çağatay, TTKB), s. 3
-Oruç Bey Tarihi, s. 21
-Kemal Paşazade, s. 155 (Sadeleştiren:Ahmet Uğur, KTBY)
-İbni Bibi, Selcııkname. KBY
-Müneccimbaşı Ahmet b. Lütfüllah, Camiü’d-düvel(Haz. Ahmet Ağırakça) s. 64
-Mehmet Neşri, Kitab-ı cihanniima (Yayın. Faik Reşit Unat, Prof. Dr. Mehmet A. Köymen, TTK)s. 57
-Aşık Paşaoğhı Tarihi. MEB, s. 14
-İdrisi Bitlisi, Osmanlı Devleti ‘nin Kıırııluşı, Tenkidi araştırma, M. Şükrü, s. 35
-HocaSadettin, Tacü’t-tevarih(Sadeleştiren: İsmetParmaksızoğlu, K. B. , s. 1-2
-İbrahim Kafesoğlu, Haymeana, s. W l
-İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri
-İrene Beldiceanu, Osmanlı imparatorluğu Tarihi, B A UM
-Elizabeth A. Zachariadou, Osmanlı Beyliği, TVYY
-Claııde Cahen, Anadolu’da Türkler, E. Yayınları/Türklerin Anadolu’ya ilk geliş!eri(Çev. Yaşar Yücel,
Bahaeddin Yediyıldız) S. 266
Paul Wittek, Osmanlı İmparatorluğu’nün doğuşu (Çev. Fahriye Arık) s. 9-22

Orhan Gazi

Cuma, Mart 28th, 2008

Orhan Gazi

Orhan Gazi, (d. 1281 – ö. 1360). Osmanlı Devleti’nin ikinci padişahıdır.

Osmanlı Beyliği’nin kurucusu Osman Bey ve Mal Hatun’un oğludur. Sarışın, uzun boylu ve mavi gözlüydü. Halk tarafından çok sevilen, ulemaya saygılı, merhametli bir hükümdardı. Sık sık halkın arasına karışır, dertlerini dinlerdi. Babası Osman Gazi’nin vefatı üzerine 1326′da Osmanlı hükümdarı oldu.

Bizans İmparatoru VI. Yoannis Kantakuzinos’un kızı Teodora ile ve daha sonra da Yarhisar tekfurunun kızı Holofira ile evlendi. Holofira daha sonra Nilüfer Hatun adını aldı. Üçüncü Osmanlı padişahı olan Murad Hüdavendigar, Nilüfer Hatun’un oğludur. Orhan Gazi’nin diğer çocukları Süleyman Paşa, İbrahim, Halil, Kasım ve Fatma Hatun’dur.

Kaynak

  • T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sitesi/E-kitap
  • Osman Bey

    Cuma, Mart 28th, 2008

    Osman Gazi

    Osman Bey, Osman Gazi ya da I. Osman, (d. 1258, Söğüt ö. 1326, Bursa) Osmanlı Beyliği’nin kurucusudur. Babası Ertuğrul Gazi, annesi ya da babaannesi, Hayma Ana’dır (Hayma veya Hayme Hatun). Çocukları Pazarlı Bey, Çoban Bey, Hamid Bey, Orhan Bey, Alaeddin Ali Bey, Melik Bey, Savcı Bey ve Fatma Hatun’dur.

    Yaşamının erken dönemleri hakkında güvenilir kayıtlar yoktur. Dönemine ait tüm çağdaş eserler büyük ölçüde 1422 ya da hemen sonrasında tarihlendirilen ve artık mevcut olmayan özgün bir metinden türemiş oldukları açıktır[1]. Çağdaşı ünlü gezgin İbn Battuta, Osman Bey’in oğlu Orhan Bey’i, o dönemdeki başkent Bursa’da ziyaret etmiştir. 1283′te babası Ertuğrul’un ölümü ile babasının yerine Anadolu Selçuklu Devleti’nin “uçbeyi” oldu. 1299′da Anadolu Selçuklu Devleti’nin “büyük uçbeyi” oldu. Bu tarih, aynı zamanda birçok tarihçi tarafından Osmanlı’nın kuruluş tarihi olarak kabul edilir.

    Osman Bey, büyük uçbeyi olduktan sonra Bizans yönündeki faaliyetlerine hız verdi. Çünkü o dönemlerde Bizans; isyanlar, kargaşalar ve taht kavgaları içindeydi. Durumdan faydalanan Osman bey Karacahisar, Bilecik, Yarhisar, Bilecik, İnegöl ve Yenişehir’i aldı. 1288′de beyliğin başkenti Bilecik’e taşıdı.[kaynak belirtilmeli]

    Bizans ordusu ile yaptığı Koyunhisar Savaşı’nı kazandı. Koyunhisar Savaşı, Bizanslılar ile Osmanlılar arasındaki ilk savaştır. Bazı tarihçiler, Osmanlı’nın kuruluş tarihi olarak, Koyunhisar Savaşı’nın kazanıldığı 27 Temmuz 1302 tarihini gösterirler. Bu savaşla birlikte Osman Bey’in adı ve Osmanlı Beyliği, Anadolu çapında tanınmıştır. Bu zafer dolayısıyla Anadolu’dan gönüllüler Osman Bey’in safında savaşmak üzere Batı Anadolu’ya akın ettiler. Bu zaferle İznik ve İzmit’in fethi kolaylaştı. Bursa kuşatıldı, fakat alınamadı.

    Osman Bey, sağlığının bozulması nedeniyle 1320′de beyliğin yönetimini oğlu Orhan Bey’e bıraktı. 1326′da Söğüt’te nikris hastalığından öldü. Türbesi Bursa’dadır.

    Osman Gazi, babası Ertuğrul Gazi’den yaklaşık 5 bin km² olarak devraldığı Osmanlı toprağını oğluna 16 bin km² olarak devretmiştir. İlk Osmanlı parası olan “akçe”, Osman Bey’in zamanında basılmıştır.Bu akçeler bakırdandır,bu da devlet ekonomisinin gelişmekte olduğunu gösterir. Osmanlı padişahlarından II. Abdülhamit, Bilecik/Domaniç’in Çarşamba köyünde Osman Bey’in annesi veya babaannesi olan Hayma Ana’nın türbesini yaptırmıştır.

    Kaynaklar
     

  • Halil İnalcık: The Ottoman Empire. The Classical Age. New York: Aristide D.Caratzas, 1973.
  • M.Fuad Köprülü: Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu. İstanbul: Ötüken, 1981.
  • Oktay Özel ve Mehmet Öz (derl.): Söğüt’ten İstanbul’a. Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu Üzerine Tartışmalar. Ankara: İmge, 2000.
  • Elizabeth A.Zachariadou (editör): Osmanlı Beyliği (1300-1389). İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1997.
  • Vikipedi
  •  
    eXTReMe Tracker

    içişleri bakanlığı, kütahya valilik, domaniç belediyesi, kaymakamlık